Acıların içinde tadımlık sevinçlerle imrâr-ı hayat ediyoruz. Anlık ve tadımlık sevinçlerin ucu cennete uzanıyor, iz sürebilirsek ne âlâ. Fakat mükemmeliyetçilik ve idealistlik, ânı zevketmeye mâni oluyor. İdeal(istlik), esir eder; vazgeç özgürleş… İyi de, idealsiz özgürlüğün seni mutlu edeceğini nereden biliyorsun, kemâle meyil, fıtratın isteğiyken diyor bir ses. Kendini ve hayatı mükemmelliğe taşıma idealindeki tekellüften vazgeçip hayatın akışındaki doğal kemale teslim olursan huzur bulur musun? diye soruyor.
Ey! Kendini ve hayatı mükemmeliyeti aşkın ekmeliyete taşıma idealindeki hırslı tekellüften vazgeç, hayatın akışındaki ahenkli kemâle teslim ol, fıtrî huzuru yaşa. Baktın olmuyor, bakma. Bakmadın olmuyor, vazgeç. Vazgeçtiğinde olursa, şaşma. Dünya, kaçarsan kovalar. Kovalamazsa sevin, senden ümitsizdir! Israr ters teper. İşleri oluruna bırak, hayatı akışına yaşa. Akışın kaderdenk yol ayrımlarını senin kararların belirler. İki helal yoldan kolay olanı yeğle; yüreğine acı veren yüklerinden kurtulursun.
Huzurlu hayat, kurallı araba kullanmaya benzer; geç olur ama güç olmaz, emniyetli olur. Bir araba geçebilmek için sür’at ve manevra, en olmayacak yerde kaza yaptırır. Yol düz ve genişse sür’atlenebilirsin, ama viraja yaklaşınca yavaşla, ânî şerit değiştirme; dağa tırmanacağına vadiden ilerle. İte dalaşacağına çalıyı dolaş. Dalaştığın it tarafından sokulursan, suçu kendinde ara. Sana saldırmayan ite durduk yere dalaşırsan, ısırılmayı hak edersin. Isırıldın diye gazi olmazsın, niyazi olursun. Akıl, hâkim olmazsa, beyinsapı insana hayvanlık yaptırır. İnsan için hayvanlıkta huzur yoktur, çünkü şükür yoktur.
Hayatı hep bir üst başarı için uğraşıp didinerek hâline şükürsüz geçirirsen –ki başarıların sonu yoktur-, hayatın o huzursuz uğraşıların üzere çırpınırken sonlanır gider. Şükürsüzlük, huzursuzluktur. Elindekilerin değerini bilmen için gözünün biri ona sahip olamayanlarda olsun, diğeri istikbale baksın. Hâline şükredebilmek için önce elindekilerin değerini bilmelisin. Elindekilerin kıymetini bilmen için, önce onların varlık bilincine uyanmalısın. Dimyata pirince giderken evdeki pirinçten olmaktan daha kötüsü, bulgura giderken pirinçten olmaktır. Belki de senin reelin sana idealdir.
İdeal gördüğün hal belki de senin şerrinedir, zararınadır. Senin reel dediğin, belki de idealin odur, senin için kemâl odur. Yoksa ideal (mükemmel) peşinde koşarken elindeki ‘ideal reel’den de olabilirsin. Hayat tecrübeleri göstermektedir ki: İnsanlar ‘ideal reel’ peşinde koşarken ‘reel idealler’inden olmaktadırlar. Demek hayalin hazzı, reelin tadını da alıyor, belki de vehmen acılaştırıyor veya tatsız-tuzsuz hale getiriyor. İnsanın idealleri ile reelleri arasında eğer büyük bir boşluk varsa, orası onun yolundaki pusuda bekleyen cehennemidir. İdeal ile reel arasındaki uçurumdan aşağı bir düşersen, boşlukta felah bulamazsın. Çırpınmaların kâr etmez. Reeli bile kaybedersin.
Bazen ideale kur(dur)ulan hayallerin, insanı elindeki gerçek nimetlerin zevkini çıkarmaktan alıkoyan şeytanî vehimler olduğunu düşünüyorum. Şeytan öyle insan kurdudur ki, insana hayatının en zirve gerçeklerine sahipken bile daha ötesini kurdurup kudurtur, eldeki nimeti unutturur. Kudurmuş gibi hayal kuranlar, mutsuzlar, şöyle bir sakinleşip kalplerine baksınlar; belki de damarlarında dolaşan şeytanî idealcilik virüsü, onların kanlarını, kalplerini zehirlemektedir.
Üstadım Bediüzzaman Said Nursi Hazretleri –rahmetullahi aleyh- bazı hayallerin seytanın telkiniyle kurulduğunu ve bir hastalık olduğunu teşhis ediyor. Hayal hastalığının vesveselerin kaynağı olduğunu belirtiyor:
“Ey şeytanın telkiniyle, kalb ve hayal hastalığının hatıra getirmesiyle zihni vesveselere maruz kalan İlahî hakikatlere teveccüh ettiği sırada akıl gözünün önüne nefsin alçaklık ve âdilikle sokuşturduğu çeşit çeşit pislikler serilen zât!” diye hitap ediyor, itap ediyor (Habâb Risalesi, 32. İ’lem). Çünkü şeytanın telkinleriyle gerçekleşen ‘hayal kurma hastalığı’ diye psikolojik ve ruhsal bir şey söylüyor.
Evet, hayalciliğin hastalık derecesi vardır, reelden, bugünden, ândan çalar. Hatta diyebiliriz ki: Sürekli ideal olana özlem acıları, insanın reel hazlarından çalar. Halbuki reel bir tat, hayaldeki bin hazdan daha lezzetlidir, çünkü sahicidir. Hayal ideali süslerken reeli matlaştırır. Geleceği kurgusal aydınlığıyla parlatırken, bugünün ise ışıklarını söndürür, karanlık gösterir. Hayal, insanın algılarıyla oynar; acısı da, zevki de algısaldır.
Evet, gerçekler hayallerle kıyaslanınca insana acı verir ama aslında daha alt gerçeklerle mukayesede ise eldekiler şükründen aciz kalınacak kadar değerlidir. O sebeple, daha iyisi olmuyorsa, fazla şey yapmamak lazım. Olmuyorsa olmuyordur. Olduğu kadar olur. Zorlasan olacak mı, kopacak mı? İnceldiği yerden kopsun mu? Olanı olduran dâne-i hayrı bilmeli, bulmalı, filizlendirmeli, hazzetmeli.
İnsanların inceldiği yerden kopardıkları kimi ipler, gün gelir darağacında boyunlarına geçirilmiş ilmekli urganlara dönüşür, sonları olur. Anlık öfke, kibir veya istiğna ile inceldiği yerden kopardığımız kimi ipler, gün gelir idamlık boynumuzda yağlı urganlara evrilirler. İplemediğimiz kişiler, bugün kopardığımız ipleri yarın boynumuza geçirirler ise, ancak daha büyük bir bedel ödeyerek kurtulabiliriz. Dün nisbeten küçük bir fedakârlıkla ve azimle bugünkü beladan korunabilecekken, ihmalkârlığımızın yol açtığı belaların altından kalkmak/kurtulmak bugün bizden çok daha ağır faturalar ödememizi beklemektedir.
Yaşlandıkça akıl başa gelir. Gençlik keskinliklerini toslamalar alır; daha bir mutedil hâle geliriz. İnceldiği yerde kopmasın diye eğilmemiz, incelmemiz veya alttan almamız gereken haller vardır hayatta. Azıcık eğilmediğimiz için kopan ipler yüzünden ipimizi çekerler. Onu bilir, onu söylerim: Hiç kimseyle ipleri koparma, ne kadar incelirse incelsin. Sen koparan taraf olma ki yarın ihtiyacın şiddeti mecbur ettiğinde gözüne bakmaya yüzün olsun. “Mü’min ekin gibidir, rüzgâr karşısında eğilir, hatta bazen yatar ama sonra gene kalkar. Kâfir ise ağaç gibidir, yıkıldı mı kalkamaz.” hadisinden bir de bu açıdan hayat prensibi çıkarmak gerek.
Hayat ak ile kara değildir; akların altında karalar, karaların kalbinde aklar ve her ikisinin iç içe bulunduğu gri alanlar çoktur. Ayaklar hak üzre sabit kaldıktan sonra, rüzgara karşı esneklikler, sünnetullaha tebaiyettir. Mükemmelliğe hastalık derecesinde meyyal-i meftun, mefkûresine ölümüne adanmış bir idealistin kırılması-küskünlüğü, ona dünya cehennemi olur. Hayatın alt-üst oldu diye kahrolursun ama sonra yavaş yavaş anlarsın ki, meğer hayatının altı üstünden daha huzurlu-mutlu imiş; ferahlarsın.
“Hafif acılar konuşabilir ama derin acılar dilsizdir.” (Seneca). Değil başkasına, Allah’a bile açılmaya kelimelerin yetmediği acılarımız vardır. Dillendirebildiğin acıların bile yüreğini dilim dilim dilmişse, ya sessiz acıların seni ne yapmıştır; kim bilebilir, kimler anlayabilir ki! Belki de acıların en yakıcısı, cevapsız kalan sorulardır, cevabı mahşere kalan sorular, çözümü mahşer mahkemesine bırakılan soru’nlar…
Dile gelmez soru’nların var ise, mutlaka cevapları da vardır. Hayatı ve hadiseleri kendine okursan, ferdî soru’nlarının hususî cevaplarını bulursun. Hadiseler konuşur ve sana bütün soru’nlarının cevabını verirler de, sen hadiselerin dilinden anlar mısın, anlıyor musun, sorun orada! Çözüm de orada! Hayatın umum akışı içinde kişiye özel cevaplar da akar ama kişiler onu yine kendileri kendilerine uygun ifadelerle alırlar. Kelimeler, ilaçlardır. Senin de şifan, sadece bir kelimedir.
Kelimeni bul!
Musa Hub
06 Aralık 2015
Ümraniye / İstanbul