Ağustos '23DüşünceKevser Sabâ Alkaya
Musa: “Rabbim! Şüphesiz ben nefsime zulmettim. Beni affet!” diye dua etti. Allah da onu affetti. Şüphesiz O, çok bağışlayandır, çok merhamet edendir.
(Kasas / 16)
Arapça ve Akatça’da “Zulüm” karanlık anlamına geliyor. Nitekim Fahr-i Kâinat Efendimiz şöyle söyler: “Zulüm yapmaktan sakının. Çünkü zulüm kıyamet gününde zalime zifirî karanlık olacaktır.”
Yolu bulmak, düşmemek, emniyette olmak için aydınlığa ihtiyaç duyarız. Biliriz ki karanlıkta düşer, takılır, tökezleriz.
Aydınlığı da karanlıkta buluruz desem…
Yönümüzü, yolumuzu, içinde belli bir miktar karanlığı olan aydınlıkta buluruz. Karanlığı olmayan aydınlık, tıpkı karanlık gibi bizi kör eder. Kar körlüğünü bilirsiniz, her yanı karlarla kaplı olan biri bir müddet sonra görüşünü kaybeder.
Peki ya zulüm nasıl oluyor da karanlık oluyor insana?
İtidalden/dengeden sapanın nûru, tıpkı bir anda lambanın söndürülmesi gibi sönüyor. Yalnız bir farkla lamba dışarıdan söndürülüyor, nûr ise içeriden, kişinin “kendi”sinden… İç’inin nûrunu söndüren ise karanlıkta kalıyor; yani kendine zulmediyor. Kendine zulmettiğini idrâk eden ise yeniden nûrlanıyor.
Bakınız Adonis siyahı nasıl tanımlıyor:
“Nedir siyah?
Güneşe gebe bir rahim.”
Dante Alighieri ise
“Her karanlık, şafağın tohumlarını içinde taşır.” diyor. Yani “karanlık-aydınlık” ayrı değil, iç içe. Siyah, güneşin içinde; karanlık ise şafağın… Şâir Talat Ülker bir şiirinde buna şöyle ışık tutuyor: “Kuyu, saray ve zindan hepsi aynı bahçede.” Tek kelime ile muhteşem!
İçinde zindan olması ile zindanın içinde olmak aynı şey değil. İçinde bir sarayın olması ile sarayın iç’inde olmanın aynı şey olmadığı gibi. Güzeller güzeli Yusuf, zindanın içindeyken sarayın içindeydi. Sarayın içindeyken de saray içinde değildi. İşte bu yüzden Mısır’a sultan olup dünyevî bir zirve halinde iken şöyle niyaz etti; “Teveffenî müslimen ve elhıknî bi’s-sâlihîn” (Müslüman olarak canımı al ve beni salih kullarına kat)
Saray, zindanın içinde, Yusuf zindanın, Allah Yusuf’un iç’inde.
“Onu tanıyan ve itaat eden, zindanda dahi olsa bahtiyardır. Onu unutan, saraylarda da olsa zindandadır, bedbahttır.” der Said Nursî.
Karanlığını tasdik ettikçe doğuyor insanın içinin güneşi. Tıpkı güneş ile ayın izdivacından doğan insan gibi…
Güneş eril, ay dişil.. Güneş erkek, ay kadın.. Bu iki zıddın izdivacından yeni bir cân doğuyor. Güneş, karanlık olan ayı kabul ederek ona kendi ışığını yansıtıp aydınlatıyor. Bizim karanlık nefsimizi aydınlatan ise Rahmân’ın güneşi. O’na “Lâ ilâhe illa ente, küntü minezzâlimîn.” dedikçe Rahmân’ın nûru ile münevver oluyor karanlık nefsimiz.
Kasas suresinde Musa aleyhisselam, istemeyerek de olsa, birinin ölümüne sebep olduğu için böyle yakarır Allah’a: “Ben nefsime/kendime zulmettim.” Kendi nûrumu, kendim/nefsim, sebebiyle kararttım. Nûrlanan yolumu, “kendim/nefsim” nedeniyle kararttım. Benzer ifadelere diğer peygamberlerin duasında da şâhit oluruz. Hz. Âdem ve Havva, yasak meyveyi yediğinde şöyle yakarır Allah’a: “…Rabbenâ zalemnâ enfusenâ ve in lem tagfirlenâ ve terhamnâ le nekûnenne minel hâsirîn.”
“Rabbimiz! Biz kendimize zulmettik. Eğer bizi bağışlamaz ve bize acımazsan mutlaka ziyan edenlerden oluruz.” (A’raf 23)
Her karanlık aydınlığını sinesinde taşır. Zulüm karanlığının nûru ise insanın kendi karanlığını farkedip tövbe etmesidir.
İşbu karanlık, nûra hamiledir; karanlığını ikrar ve itiraf şartıyla…
Güzeller güzeli Yusuf aleyhisselama şâhit eder bizi Rabb’imiz; “işte bakın Yusuf’uma nasıl dillendiriyor hakikati, ibret alın!” der gibi.. Şöyle söyler Yusuf aleyhisselam: “Bununla beraber ben nefsimi, kendimi temize çıkaramam. Çünkü nefis ısrarla kötülüğü emreder, kötülükte rehberlik eder. Ancak Rabbimin rahmetiyle muamele ettiği, koruduğu durumlarda, insan nefsin elinden kurtulabilir. Rabbim kullarını koruma kalkanına alır, çok bağışlayıcı ve engin merhamet sahibidir.”
Ninova’dan ayrılan Yunus aleyhisselam balığın karnında (üç karanlıkta) seslenir yaradana: Lâ ilâhe illa ente sübhaneke innî küntü minezzâlimîn  “Sеndеn başka ilâh yoktur. Sеn hеr türlü noksanlıktan, еşi-ortağı olmaktan uzaksın. Şüphеsiz bеn kеndinе zulmedenlerden oldum” (Enbiyâ / 87)
Peygamber dualarında şâhit olduğumuz hakikat, zulmü dışarıya değil, kendilerine atfetmeleri.. Burada çok mühim bir hakikat kokusu geliyor bana. Bu rehber öğreticiler, oku neden dışarıya değil de içeriye yöneltmiş olabilirler acaba? Aklıma hakikatin içten dışa doğru yayıldığı geliyor. Çiçekler “Fâtır” sırrıyla içten dışa açılır. İçten dışa açılan çiçek, yine içten çürür. Elmanın kurdu içerde olur. Yani bizim dışarıda seyrettiğimiz şeylerin kökü esasen içerdedir. Acaba bu güzel rehber peygamberler tüm bu duaları ile bize, içimize, içimizdeki karanlığa bakmayı mı öğretmek istediler?
Musa aleyhisselam, “Ben yanlışlıkla öldürdüm, ama o da bana şunları şunları yaptı, hep onun yüzünden” diyebilirdi. Tıpkı bizim gibi. Ya da Adem aleyhisselam: “Benim bir suçum yok, hepsi şeytan yüzünden” diyebilirdi. Ninova’dan ayrılan Yunus aleyhisselam: “Ben pir ü pâkım, Ninova halkı bozuktu.” diyebilirdi. Yusuf aleyhisselam: “Ben Mısır valisine ihanet etmedim, Züleyha beni kışkırttı, benim nefsim ak pak.” diyebilirdi. Peki ne dedi?
“Mısır valisine ihanet etmedim, nefsimi/kendimi de temize çıkarmam; zira nefis kötülüğü şiddetle emreder.”
Düşünebiliyor musunuz peygamberlik verilen bu güzel rehberlerin ortak sözü “Ben kendime zulmettim.” olmuş.  Zulmettim, kendi karanlığımda kaldım.
Yunus Aleyhisselam, Ninova’dan ayrıldıktan sonra üç karanlığın içinde kalmıştı. Gecenin karanlığı, denizin karanlığı ve balığın karanlığı… Bu üç karanlıktan, kendi karanlığını farkederek çıkabilmişti. “Eğer Allah’ı tesbih edenlerden olmasaydı, tekrar dirilecekleri güne kadar onun karnında kalırdı.” buyurdu Yüce Allah. O halde zulümden/karanlıktan nûra çıkmanın ilk adımı kendi karanlığını idrâk etmek olmalı. Ne diyor Necip Fâzıl: “Sanırım insanların tüm suçunda ben varım,
Günah uzun bir kervan, tâ ucunda ben varım.”
Tüm âlemin görünmez iplerle birbirine bağlı olduğu gerçeğini bu dizelerle bir kez daha idrâk ettim. Yapılan her şey tüm âlemi etkiliyor. Bu kâh bir söz, kâh bir eylem olsun farketmiyor. Burada maksadım suçluluk duygusuna kapılmak değil, kendine tüm yönleriyle şâhit olmak.. Madem biz, dünya aynasını kendimizden temâşâ ediyoruz. Şâhit olduğumuz her şey bizi bize anlatıyor olabilir mi?
Kimbilir belki de içeri dışarı diye de bir şey yok, hepsine şâmil bir biz/bütün var. “Biz”den ilk ayrılan şeytan idi. Değerli dost Mehmet Doğramacı şöyle diyor:
 “ŞEYTAN; Senin yüzünden oldu
ÂDEM; Kendi kendime ettim
ŞEYTAN; Seninle bir ömür savaşacağım
ÂDEM; İstiğfar edecek, kendimi tanıyacak; hayatın rûhunu okuyacağım
Kıyas ve Ukalalık ebedî azabı çekti.
Rıza ve Teslimiyet ebedî huzuru getirdi.
Kim ne ettiyse
Hep kendi kendine etti!”
Antik dünyanın kapısında “kendini tanı” yazıyordu. Binlerce yıllık öğretilerde sıklıkla buna değinildi. Hadîs-i kudsî de: Kendini bilen/tanıyan Rabb’ini tanır.” denildi. Yunus Emre: “İlim ilim bilmektir, ilim kendini bilmektir, sen kendini bilmezsin ya nice okumaktır.” diye asırlar sonra bize bu hakikati yeniden duyurdu. O halde “kendini tanımak” hakikat hazinesinin anahtarıydı. Kendini tanımanın anahtarı ise karanlığını farketmekti. Âdem aleyhisselam, Musa aleyhisselam, Yusuf aleyhisselam gibi.
Zira karanlığını inkâr, kendini inkârdı. Çünkü ilâhi sistemin yasalarından biri zıtların ahengi, zıtların birliğiydi.
Siyah varsa beyaz var, sıcak varsa soğuk, karanlık varsa aydınlık; ya da zulüm varsa nûr.
Merhum Lütfi Filiz: “İkilik, zıtlık veya kutuplaşma olmasaydı ne olurdu? Hareket durur, hayatın devamlılığı ortadan kalkardı. Biz de bu ikilik sayesinde “idam” olup Âdem’e, “icâd” olup mevcûd’a gelmedik mi?” diye soruyor bize. Bir’den iki ol’du, bir’den kesret âlemine doğduk, tekrar Bir’le Bir olup Bir’e rücû etmek için.
“İnnâ lillahi ve innâ ileyhi râciûn.”
Çocukken bir ilâhi ezberlemiştim, nereden kimden ezberledim hatırlamıyorum. Ben hatırlamasam da rûhum hatırlamış olmalı ki, zaman zaman iç sesim söyler bunu:
“İkilik yok birlik var,
Yalnız bunda dirlik var,
Yalnız bundadır felah,
Lâ ilâhe illallah!”
Seni sonsuza tekâmül ettiren ise içindeki karanlığa, ikiliğe, zıtlığa rağmen seyrüsefer etmen…
Karanlığa küfrederek, inkar ederek, bastırarak değil, onu tanıyıp neye hizmet ettiğinin şuuruna vararak…
Kusursuzluk, mükemmellik yanılsamasının tuzağından kurtularak…
Kendine hata yapma payı bırakıp kibirden korunarak.
“İnsanlardan bir insanım.” deme erdemini kazanarak.
Yıllarca dışarıda aradım karanlığı, yeni farkettim, BEN KENDİME ZULMETTİM.
S/özümün değdiği herkese sonsuz sevgilerle.🌹

Bir yanıt yazın

Your email address will not be published. Required fields are marked *

Post comment