Dr. Musa HûbİlimTemmuz '23Yazarlar

“Toplumun genelinin neler döndüğünden haberi yoktur. Hatta haberi olmadığından dahi habersizdir.” (Noam Chomsky). Çünkü habersiz bırakılır, haberlerle aldatılır. Doğruyu söylediğinde de dinlemezler. O sebeple “açıklamalarla vaktini harcama; insanlar sadece duymak istediklerini duyarlar.” (Paulo Coelho). Anlamak istemeyene zorla duyuramazsın. “Uğraşma boşuna. Seni ancak gördükleri ve duydukları kadar anlayacaklar. Gördükleri de ancak kendi anladıkları kadarı olacak.” (Hz. Mevlana). Çoğunluğu saf bir milletin idraki, akıl değil, duygusal yöntemlerle yönetildiği ve yönlendirildiği için, on yıllardır aidiyet hamasetiyle perdelidir.

“Sorunlarının varlığı senin suçun olmayabilir; ama onlara çözüm bulmak senin sorumluluğun.” denilmiş. Ferdî sorunlar gibi, toplumsal sorunlar da dâhil! “Fetvacılar sana fetva verseler bile sen yine de kalbine sor.” buyuran Ümmet Peygamber’inin buyruğu önce senin kalbine işlemeli ki nasihatin başkalarına tesir etsin. Ümmetin kalbi tek yürek gibi atmaya başladığında aklı da, iradesi de ittihad edecektir. Neden önce kalp? Çünkü akıl yürütme uzun iştir. Kalbî sezgi ise doğruyu bir anda biliştir. “Akıl Mekke’ye gidecek deve ararken, kalp çoktan Kâbe’yi tavaf eder…” demiş Mevlana Celaleddin. Kalbinle uçmak varken aklınla yürümek de senin seçimin! Hoş, uçanlar düşerse yere çakılırlar; yürüyenler ise daha kolay ayağa kalkarlar. O başka mesele.

İttifak ile uçuşa geçmeye başlamış bir milletin iftirak ile nasıl düştüğüne şahit oluyoruz son birkaç yıldır. “Dostlarıyla uğraşanlar düşmanlarıyla savaşamazlar.” uyarısını yapmış Salahattin Eyyûbî asırlar önceden. İşte milletçe yaşadığımız büyük fitne tam da bu: Eski dostlar savaşı! Güç kavgası! “Doğrudan yanayım, kim söylerse söylesin. Adaletten yanayım, kimin yanında ya da karşısında olursa olsun.” diyemiyor millet Malcolm X misali. Ne var ki herkesin kendisine göre hakları var, haksızlıkları-hukuksuzlukları var. Hakperestlik ve hakikatperestlik odur ki, haksızın haklarını ve haklının haksızlıklarını dahi inkâr etmez, bilakis ikrar eder. İttihaddan başka çaremiz yoktur.

Hz. Musa a.s., eski Mısır halkını (veya İsrail oğullarını) hidayete çağırdığında: “Sen haklısın ey Musa! Ama karnımızı Firavun II. Ramses doyuruyor.” dediler. Aradan asırlar geçti… Demek insanlar haklının değil, çıkarının yanında duruyorlar. Bir Kufeli’nin tarihe geçen sözü: “Hz. Ali haklı ama neylersin ki Muaviye’nin bazlaması yağlı…” İnsanların %99’u yağlıyı, haklıya yeğler. Sütten süt kaymağı çıkar. Sütten yüzeye süzülen/seçilen kaymak, süte göre olur. Sütün kalitesi, kaymağın kalitesini belirler. Hak gerçekleşir. Tencereye göre kapak olur. Millet nasılsa, idarecileri de onlardan olur, onlara yakışan olur. Millete hak etmediği sâlihlerle yönetilmek ağır gelir; çünkü istediği suçları/günahları işleyemezler.

Milletimiz de her millet gibi kendine yakışanı yaptı, yakışan yönetime desteğini artırarak yenilemeyi seçti. Varolanda elbet hayırlar vardır. Hayırlı olsun inşallah. Bâtıl bile salt bâtıl olarak var olamaz, illâ bir hak danesi içerir. “Olanda hayır vardır.” derler. Elhak doğrudur. Olmayandaki hayır veya şer daha fazla da olabilir.
Her olan, içindeki o hayır sebebiyle olmuştur, olmaktadır ve olacaktır. O hayır bazen az da olabilir. Ama olsun, bir tohumdan koca bir çınar çıkar. Hayırların devamına, şerlerin hitâmına duacıyız. Müellifü’l-Kulûb, fitneyle kalbinden bölünen milletimizi iman kardeşliği üzre yeniden birleştirsin diye dua ediyoruz, fakat sözlü duamız, fiilî kardeşlik duruşuyla ancak gerçek olur, bunu da biliyoruz. Gökten bir mucizeyle mü’minler, iman kardeşliğinde cebr-i lutfî ile bir anda buluşturulacak, kucaklaştırılacak değiller. Vuslat, alınterine aşıktır.

Bilvesile altını çizmeliyiz ki: İslam’da belli bir devlet yönetim biçimi yoktur ama yönetenlerin illâ ki adaletle yönetmeleri şartı vardır. İlahî meşruiyetin kaynağı adalettir. İnsanın yeryüzündeki hilafetinin “devlet yönetimi”ne bakan yönü itibariyle, İlahî meşruiyetin kaynağı halkı adaletle yönetmektir. Devlet yönetimlerinde beşerî meşruiyet halktan oy ile alınsa da, İlahî meşruiyet adalet ile alınır; halka adalet, hizmet ve hürriyet ile. Adil olmayan yönetimin İlahî meşruiyeti yoktur. Beşer tarafından seçilmiş bir hükumetin, Allah katında meşruiyeti ancak adaletle hükmetmesiyle tescillenir.

Peki Allah’ın o adaletsiz hükumetin iktidar olmasına izin vermesi (meşieti) meşruiyetini göstermez mi? Hayır! İlahî murad ile meşîet ayrıdır. Allah herşeyi, imanı-küfrü, hakkı-bâtılı, hayrı-şerri, meşîetiyle yaratır ama muradı imandadır, hayırdadır, haktadır. Esbap dünyasında sebeplerini yerine getirenlere meşîet-i İlahîyeden başarı çıkar, fakat murad-ı İlahî ancak hak, hakikat, adalet ve hayır üzere olan başarılardadır. Allah gavurlara da muvaffakiyet verir, yeter ki sebeplerini yerine getirsinler. Esas mesele muvaffakiyet değil, İlahî murada nâiliyettir.

Dünyevî şartlar içinde -haklı veya haksız- sebepleri yerine getirerek başarmaktan ötesi ve yücesi, Allah’ın muradına, rıza ve rıdvânına ermektir. Kulların hakkına girerek kazanılan bir muvaffakiyettense, hiçbir kula zulmetmeksizin gelen mağlubiyet, Allah’ın rızasına daha yakındır. Allah’ın razı olduğu bir mağlubiyet, gazaplandığı bin muzafferiyetten daha büyük ve ebedi bir zafer sayılır; ebediyet ülkesinde, hakikat mihenginde.

Muvaffakiyet ve muzafferiyetler, Allah’ın ve kulların hukûku ve adalet ile tahkîm edilmeli ki, Allah’ın muradına mazhariyetle taçlanmış olsun. Sebeplerine riayet edenin başarılı olması, bu dünyada Sünnetullah’ın küllî bir kanunudur; müslüman-gavur herkese açık bir umumî işleyiştir. Muvaffakiyet ile İlahî murada nâiliyet aynı şey değildir. Muvaffakiyetleri İlahî murada nâiliyetle taçlandıracak iksir tevhid, ihlas, adalet ve hayırlı niyettir!

Büyük başarı ve zaferlere imza atanları bekleyen en büyük imtihan, kibir, ucb (narsism), tahakküm, hukuk tanımazlık ve ben yaptım oldu’culuktur. Başarıyı Allah’tan bilmek, tevhiddir. Tevhid bilincinin ispatı da, Allah’ın kulları arasında ayrım yapmaksızın âdil olmaktır, zulmetmemektir. Dilediğini yapabilecek gücüne rağmen adil davranması, o güç sâhibinin İlahî meşruiyetten nasiplendiğinin en kat’î kanıtıdır; yoksa meşruiyeti olmayan bir kuvvete hükmediyor demektir.
Mülk aleminde beşerî muvaffakiyetleri İlahî memnuniyet ile, muzafferiyetleri İlahî meşruiyet ile melekûtiyetini tamamlayarak muhkem kılmak mümkün olur. Muvaffakiyet, muzafferiyet ve gâlibiyetin sevkettiği sınır tanımazlığın uğrattığı mağduriyet ve mazlumiyetler, ebedî mağlubiyetle ceza görür. Bu sonuç, madde ile mana, din ile dünya bütünlüğünün tezahürüdür.

Ey insan evladı! Eğer inanıyorsan, din budur. Dindarlığı kindarlığa yedirme. İnsanlığın herşeyindir, kaybetme. Sen müslümansın. Kimseye haksızlık etme, zulmetme. Herkese yardımcı ol, zalime bile; onu da zulmüne engel olmaya çalışarak yardımcı olabilirsin. Zalime yardımcı olmak, zulmüne mâni olmaktır. Zulme destek çıkmak ise zalime kötülük etmektir; uhrevi cezasını şiddetlendirmektir.
Kendini İstanbul’u fethetmiş gibi muzaffer hissediyorsan, torunu olduğun Fatih S Mehmet gibi olursun, her vatandaşı konumunda kabul edip kucaklarsın. Kendini Mekke’yi fethetmiş gibi muzaffer hissediyorsan, ümmeti olduğun Hz. Muhammed gibi mütevazı olur, herkese gönlünü açar, düşmanlarını bile afv ile bağrına basarsın. Muvaffakiyet hissi ile mesrur ol, muzafferiyet yetsin, ayrıca gâlibiyet hissine kapılarak rakip/hasım gördüğün kesimlerde ağır mağduriyetlere ve mazlumiyetlere yol açma!

“Ey insan, haddini bil! Ehil olamıyorsan, bari edepli ol.” (Mevlana). “Çeşm-i insaf gibi kâmile mizân olmaz / Kişi noksanını bilmek gibi irfân olmaz!” (Bursalı Talibî Muhammed Bey). Noksanıyla beraber olur herşey. Olanda hayır vardır ve o hayrı takip etmeliyiz… Her olanı, olduğu gibi kabul etmek zorunda değiliz. Akıl, irade, kalp ve vicdan, hepsi ayıklamak için vardır; iyiyi kötüden, en iyiyi ve ehven-i şerri diğerlerinden. Olmuşla ölmüşe çare yok. Kader, iktidar şehvetiyle haksız yere kutuplaşıp tutuşan “iman kardeşler”e her fırsatta birlik olma mesajları veriyor ama kalplerdeki kine, dinin hükmü işlemiyor. Halbuki imanlar konuşsa, iman kardeşliği coşacak, millet yeniden toparlanacak ve yürüyüşe geçecek, belki kısa müddet sonra yeniden kanatlanacak.

Gönlüm hala o hayalinden vazgeçemedi. İmanlar konuşsun, iman kardeşliği coşsun istiyor. Yerdekiler ve göktekiler, iman kardeşlerin barışmasını ve kucaklaşmasını seyretsin diye bekliyor, herşeye rağmen, herkese rağmen, iki lider egoya rağmen! Dilim şu ayetleri hatırlatıyor: “Ey iman edenler! Haktan yana olup vargücünüzle ve bütün işlerinizde adaleti gerçekleştirin ve adalet numunesi şahitler olun. Bir topluluğa karşı, içinizdeki kin, sizi adaletsizliğe sürüklemesin. Âdil davranın; Allah korkusuna en yakışan davranış budur. Allah’a karşı gelip de (kin güttüğünüz topluluklara zulmetmekten) sakının. Çünkü Allah yaptığınız her şeyden haberdardır.” (Mâide, 8). “De ki: Size tek öğüdüm var: ister başkalarıyla ister tek başınıza olun, sakın Allah’ın huzurunda bulunduğunuz gerçeğini unutmayın.” (Sebe, 46).

Musa Hûb
2 Kasım 2015 Pazartesi
Ümraniye / İstanbul

Görüşleriniz ve güncel takibiniz için:
musahub@hotmail.com, twitter: @MusaHub

Bir yanıt yazın

Your email address will not be published. Required fields are marked *

Post comment