Dr. Musa HûbDüşünceİlimOcak '26

Tasavvufta sâlik, sülûk, meslek, meşreb ve maksad (vuslat) kavramları vardır. İslam Tasavvufunun modern çağlarda doğrudan asr-ı saadetten filizlenmiş bir dalı olan Risale-i Nur Mesleğinde de, bu kavramlar ve bunların eşanlamlıları veya çağrıştıranları olarak ‘yol, yolcu, yolculuk, yolluk ve yolun sonu” manasına pekçok metaforlar sıkça kullanılır.

Üstad Bediüzzaman Said Nursî Hazretleri’ne göre her insan, kainat çöllerinde yaratıcısını arayan birer seyyahtır, yolcudur. Yaradan, yarattığına kendini merak ettirmiş, kalbine bir arayış aşkı, iştiyakı ve ihtiyacı vermiştir ve diyar diyar kendini aratmıştır, aratmaktadır. Yaradan, aranandır. Yaratılan arayandır. Yolculuk, bir arayışın adıdır, ünvanıdır, şuurlu veya şuursuz bir arayışın. Herkes yolcudur, herkes arayıştadır. Esasen herkesin arayışı aynıdır, O’dur. Fakat insanların O’na verdikleri isimler başka başkadır, O’na başka başka isimlerinin yollarından gitmeye çalışmakta, farklı vuslat kapılarını çalmaktadırlar. Özne, arayan değil, Aratan’dır, Aratılan’dır, Aranılan’dır. Sevilen herşeyde esas sevgili O’dur. Tapılan her şeyde esas tapılan O’dur. Her tapınağın hakiki Mabudu gene O’dur.

Aranan, arayana, arayışlarında ara ara adeta bir ismin cilvesiyle göz kırpar, yollarına tecelli mendili bırakır, geçeceği güzergâhlara ilhamî yol işaretleri (âyetler) gönderir. Her insan ayrı bir âlemdir ve per âlemde ayrı bir seyyah seyahat etmektedir. Her insan bir nev’dir ve her nev’in hususiyeti kendine özgüdür. Her insan bir yolcudur ve her yolcunun yolu kendine mahsustur. Her bir ferdin Allah’a yolculuğundaki yolu kendi ferdiyeti içinde gerçekleşmektedir. Bu yolculuğun sonunda –muvaffak kılınırsa- ulaştığı Allah’taki ferdiyet makamı da yine ferdîdir, hususîdir. Nasıl ki Allah birdir, tekdir. Bir’liğinin ve tek’liğinin tecellisi olarak da birbirinin aynı iki şey yaratmamıştır. Her bir şeyi bir kere yaratır; ikinciye tekraren yarattığı bir şey yoktur. Hiçbir yaratılmış, öncekinin veya sonrakinin tıpkısının aynısı değildir, çünkü hakikatleri farklıdır. İşte öyle de, her bir insan, güzergâh olarak ayrı bir yolun, yoldaki şeridin yolcusudur; her gün başka tecellilere aynalık yaparken yaşadığı yolculuk halleri de başka başkadır.

Küllî insaniyet câmiiyyeti içinde her bir insanın kendine mahsus ferdî bir mâhiyet-i câmiası ve câmiiyyet-i mahiyeti vardır, câmiiyeti içinde bir câmisi/mâbedi vardır ve o hâs câmisinde hususî ibadeti vardır. İnsan, içinde kime tapıyorsa, taparcasına kime/neye bağlıysa, İlahı odur. Mü’min, kelime-i tevhiddeki “Lâ süpürgesi”yle ile bütün ilahları içinden süpürdüğünde kalbinde yalnızca Allah kalır ve o da sadece tek ve biro lan Allah’a ibadet eden bir muvahhid âbid hâline gelir. Derecesine göre ibadeti bedeniyle, aklıyla, kalbiyle yapabildiği gibi, insanî hakikatiyle ve hakikatinde yapabildiği zaman, mi’racın zirvesi olan “kâbe kavseyn” akrebiyetine ulaşmış olacaktır. İnsanın içindeki insaniyet hakikatiyle eda edebildiği ibadeti, söz, fiil ve davranışlarına insanî güzellikler ve erdemler olarak akseder, ve ehl-i iman içinde insaniyetiyle göz kamaştıran bir meleğ-i insanî olur.

Nizâmî veya gayr-i nizâmî her meslek, bir maksada götürmek için belli yürüyüş kuralları (esasları ve âdâbı), durakları, konaklamaları ve menzilleri olan belirli bir yoldur. Sülûk, belli bir maksat için belli bir meslek üzere nizamî veya gayr-i nizâmî seyr ü seyahattir. Sâlik, belli bir maksat için belli bir meslek üzere sülûk eden bilinçli bir yolcudur; şuurlu bir sâirdir, ne aradığını bilen bir seyyahtır, bir gaye peşinde yola çıkan zâhibdir.. bazen de cebr-i lutfî ile, sevk-i ilahîye tâbi olarak maksad-ı hikmet-i rabbânî istikametinde sülûk etttirilen bir meslûktur. İster iradî, isterse cebrî, her “insan, ezelden ebede giden bir yolcudur…” Kimisi yolun, yolculuğun, yol âdâb ve erkânının bilincinde yol tutan bir sâliktir, kimisi ise yolun akışına yaşayan, sapaklarda yoldan sapan, saptıkça sapıtan, sapıttıkça saptıran, kaybolan ve kayıplara karışan bir yolda kalmış bir yol yitiğidir; âkibet bazen el-Hannân’ın hanân-ı şefkatiyle hayır olur, bazen de metrûk halde öylece kaybolur gider. Yol kazaları ise her yolcunun başına gelse de, biraz derlenip toparlandıktan sonra yeniden yola revan olunur. Yolların ayrımında daima sağdan gitmeyi başarabilen gayretli sağcılar (ehl-i yemîn), meşakkatli yolun sonunda yümn ü bereketlere ulaşırken, yolun solunu tutan kolaycı solcular (ehl-i yesâr) ise yollarındaki yüsre (kolaylığa) karşılık, yolun sonunda amansız meşakkatlere düşerler.

Bediüzzaman Said Nursî için seyr ü sülûk, hayatın bir kesitinde zirvede yaşanan bir manevî yoğunlaşma anlamıyla beraber, aslında hayatın tamamına yayılmış bir umumî terbiye-i rabbâniyedir, ömürlük bir tezkiye, bir terakki, bir tekâmül sürecidir. Doğumdan ölüme hayat bütünüyle bir seyahat-i bedeniye-i ruhiyedir, bir süluk-u maddiye-i maneviyedir. Nitekim kendisi, hayatı yollarda geçmiş bir ‘yol insanı’dır. Nurs köyünden çıkıp Urfa Halilurrahman’da sonlanan bu upuzun hayat yolunda onlarca ülkede ve onlarca şehirde, yüzlerce menzilden menzile geçerek yaşamıştır. Bundandır ki yollarda seyir halindeyken yaşadığı veya gördüğü şeyleri yazdığı eserlerinde, yani Risale-i Nur külliyatı’nda bu “yol ve yolcu” metaforuna farklı isimler altında çokça rastlanır. En büyük eseri olan Sözler Mecmuası’nın başında dünya çöllerinde seyahata çıka(rıla)n bu seyyâh, geçtiği onlarca menzilden sonra Âyetü’l-Kübrâ Risalesi’nde adeta mi’raca çıkacaktır, seyahati tevhid makamının iç mertebelerinde sonsuzluğa açılacaktır. Ve böylece umumun seyr ü sülûkuna imkan kapısı açık bırakılacaktır.

Bediüzzaman, çocukluğundan itibaren bütün hayatı yollarda geçmiş ve nihayet kendi Haliliye mesleğinin ve hıllet meşrebinin makam-ı mânevîsi olan Urfa Halilurrahman’da emanetini sahibine teslim etmiş olan bir ‘yol insanı’dır. Hayat yolunda yanında tuttuğu iki ana yolluğu ise acziyeti ve fakriyetidir…

 

Bir yanıt yazın

Your email address will not be published. Required fields are marked *

Post comment