“Biz üç şeyi kaybettik -ki kaybetmeyenleri çevremde tek-tük görüyorum-:
1. Güzel yüzlerden iffeti, 2. Güzel sözlerden diyaneti, 3. Dostluklardan sadakati kaybettik.”
Hicrî üçüncü yüzyılın ahvâlinden haber veren Yahya b. Muâz er-Râzî’nin (ö.258/872) hâlen geçerliliğini sürdüren bu sözü, 11 asır önce kendi devrindeki sadakatsiz dostluklardan, diyanetsiz güzel sözlerden ve iffetsiz güzel yüzlerden dert yanmasıyla, kısaca ikiyüzlülüklerden yakınması itibariyle zâhirde “görünen” ile bâtında “olunan” arasındaki derin ve geniş uçurumu rapor ediyor. Yüzü güzel görünüyor ama iffetsiz. Hayırlı-hikmetli sözler söylüyor ama dini zayıf. Dost duruşlu ama vefasız. Güzel yüzlerden haya, manalı sözlerden dinî maya ve dostlardan vefa uçup gidince, artık ne geriye kalan câzip güzelliğin, ne hikmetli sözlerin, ne de gösterişli dostluğun hiçbir asl ü astarı, kadr ü kıymeti kalmıyor. Bu durumda ikiyüzlülükten kurtulup iyi veya kötü birliğe gidebilmek için iki yol görünüyor; ya yüzü çirkinleştirip özün hayasızlığına ayna yapmak; güzel sözleri azaltıp zayıf dinî bağla örtüştürmek ve vefasızlığı âşikare kılarak dostluk gösterisinden kurtulmak gerekiyor -ki istenilen bu değildir-.. ya da yüzün güzelliğine iffetin letâfetini ilave etmek, manalı sözlere dinî özü maya çalmak ve dostlukları vefa ile gerçek kılmak icap ediyor -ki istenilen budur-. Yahya b. Muâz, yüzde, sözde ve özde ikilikten kurtulup öz, söz ve yüz birliğine (tevhide) çağırıyor.
Tevhîd, birlik demek, iç ile dışın birliği. Allah bir’dir, kullarını da birliğe çağırıyor, ikiliği ve ikilemi reddediyor. “Özü-sözü bir insan” derler örfümüzde, işte öyle olmayı emrediyor. Dış “görünen”dir, iç “olunan”. İki yüzlü olmak, münafıklıktır. Nifak üzere ölmemek için hemen âcilen iki yüzden birini terketmek lazım. Tabii ki menfi yüzü terkedip müsbet olanı tercih etmektir asıl olan. “İçi-dışı aynı olmak” hedefindeyiz ve değilsek bile olmalıyız. Maalesef bir de “içi-dışı bir görünen”ler vardır ki, gizli nifakın bu mertebesini sahibi bile farkedemez, tıpkı zifiri karanlık bir gecede, siyah bir taşın üstünde yürüyen siyah karıncanın izleri gibi, gizli şirk gibi. Eâzenallahü minnî ve minnâ… Bu kimselerin hayr u hasenattaki azm ü gayretleriyle büyük bir ihtimalle ihlasa nail olacakları ve saadet-i dâreyne ulaşacakları umulur.
Genel manada mü’min görünen kafirlik demek olan nifak/münafıklık da iki yüzlülükür ve hakkında çok ağır âyetler ve hadisler vârid olmuştur. Bir de mü’minlerin amelî nifakları (iki yüzlülükleri) vardır ki, Allah’ın Habîbi ﷺ onları da Allah’ın en sevmediği, en çok buğzettiği haller ve ameller olarak beyan buyurmuştur: “Allah’ın kullarından en sevmediği kişi, giyinişi amelinden daha kıymetli olan bir kimsedir ki, onun elbiseleri Peygamberlerin elbiseleri gibidir, amelleri ise cebbarların ameli gibidir.” (Gümüşhânevî, Râmûzü’l-Ehâdîs, -Âişe r.anha’dan-). “Kıyamet gününde Allah’ın mahlukatı içinden en çok buğz ettiği kimseler şunlardır: yalancılar, kibirliler ve din kardeşlerine karşı kalblerinde (gizli) kin besledikleri halde, onlarla buluştuklarında kendilerine (zahiren) iyi muamele yapanlar. Bir de Allah ve Resulü’ne çağrıldıkları zaman yavaş davranan, fakat şeytan ve onun emrine çağrıldıklarında ise süratle hareket edenlerdir.” (Gümüşhânevî, Râmûzü’l-Ehâdîs, -Vazin İbni Ata’dan r.a.’dan-).
Kur’an ve Sünnet’te münafıklarla alakalı ayet ve hadislerdeki ilahî ve nebevî değerlendirmelere bakıldığı zaman açıkça anlaşılan gerçek şudur ki: İnsanın aslî/zâtî değeri “olduğu”dur; lizâtihî değeri ise “göründüğü”dür. Eğer lizatihî görüntü, Allah için ise ihlası nisbetinde hakikate inkılab eder; en azından o görüntü dua makamına ulaşıp sahibini göründüğü hal üzere kabul buyurması Allah’tan ümit edilir. Şayet lizatihî görüntü, masiva için ise sahibi de nifak damgasını yer, dışı müslüman içi imansızlar zümresine dahil edilir. Her ne kadar mü’min olsa da iman zaafiyetlerinden ötürü amelde nifaka düşen niceleri de vardır ki, eğer irade-i cüz’iyelerini kullanarak imanlarını salih amelleriyle güçlendirmezler ise, fâsit amelleriyle imanlarını zayıflata zayıflata birgün o tek inanç çekirdeğini de kaybedebilirler. Her bir günahta küfre giden bir yol vardır tespitine olmaz olası bir örnek olabilirler, maazallah…
“Olma” ufkuna uzaktan uzağa hayal kurmak da bir duadır. Böyle bir dua görüntüyü oldurur, olgunlaştırır. Daim dua varsa, daim umut var demektir. “Görüntü” mutlak anlamda kötü değildir. Zevâhirini düzeltemeyen, bevâtınını hiç düzeltemez. Görünendeki tasarruf görünmeyen üzerindeki tasarruftan daha kolaydır, fizikteki bir değişiklik, metafizikteki bir değişiklikten daha rahattır çünkü. Esasen en büyük inkılaplar ve ihtilaller Mukallibü’l-kulûbun elinde sürekli tekallub edip duran kalplerde gerçekleşir. Binâenaleyh “görüntü”yü düzeltebilmek, “olma” yolunda kat’ edilmiş büyük bir ilerlemedir, adeta yarı yoldaki konaklama yerine ulaşmışlığı gösterir.
En kötü insan kötülüğü açıkça işleyendir, hayasından dolayı gizli işleyene gelince o diğerinden birkaç mertebe üsttedir. Vakıa insanlardan utandığından dolayı alenî günahlardan kaçınmak değildir asıl olan, Allah’tan haya etmek lazım; o ki Hayiy’dir, mahlukattaki haya duygusu da o sıfat-ı sübhâniyenin bir tecellisinden ibarettir. Fakat “İnsanlardan utanmayan, Allah’tan da utanmaz” beyân-ı nebevîsince insanlardan dahi haya etmez hale gelen kişinin akıbeti büsbütün Allah’a kalmış demektir. Bu yüzden, çevreden ayıplanma ve dışlanma korkusuyla karışık da olsa utanma hissi varsa, o insanın birgün Allah’tan da layıkınca utanıp gizlice işlediği günahları terketmesi kuvvetle muhtemeldir, muhayyeldir, muntazardır… Yalan özlü modern çağlarının şu çok yüzlü görüntülerine bakınca gayr-i ihtiyarî doğuveriyor insan gönlüne ötelere ufûl özlemi. Diyorsunuz ki: Güzeller iffetsiz, sözler diyanetsiz ve dostlar sadakatsiz ise şayet, yerin altının üstünden hayırlı olduğu zaman dilimi gelmiş demektir… Ne var ki gene de yerin üstünde tevhid üzere yürüyen hakikatli ve insaniyetli insan güzelleri var ve bu ata tohumları ile insanlık yeniden filizlenecek, dirilecek, çoğalacak ve yeryüzünü dolduracaktır diye inanıyoruz.
İkiyüzlülükten dert yananlar sadece Müslümanlar değil. “Göründükleri gibi olmalıdır insanlar. Eğer değillerse, hiç görünmesinler daha iyi.” demiş mesela İngiliz William Shakespeare (1564-1616). Eğer insanların göründükleri, olduklarından daha iyi ise, bu söz doğru: Evet insanlar, göründükleri gibi iyi olmalıdırlar. Eğer oldukları, göründüklerinden daha iyi ise, sözün doğruluğu tartışmalı olur. Veya göründükleri, olduklarından daha kötü ise, oldukları gibi görünmeleri ehven-i şer olur. Oldukları, göründüklerinden daha kötü ise, bu durumda da göründükleri gibi kalsalar haklarında daha ehven-i şer olur. Elbette ki insan bilkuvve ne kadar iyi olursa olsun, olduğunu bilfiile tam dökemez ve fiiliyata geçirdiğini de herkese gösteremez, hem buna gücü yetmez, hem de yettiğinde bazen ketmetmek daha efdal bir davranış olur. O sebepledir ki hakiki fâzıl kimseler, izhar ettikleri faziletlerden çok daha fazlasını kendilerinde saklı tutarlar, gösteriye, gösterişe ve fazilet-füruşluğa tenezzül etmezler.
Shakespeare’den asırlar önce Konya’mızın ufkundan doğmuş ve gökyüzüne adını hikmet yıldızlarıyla yazmış olan sevgi güneşi, vedûdiyet sultanı Mevlana Celaleddin er-Rûmî’nin (1207-1273) verdiği ölçü ise şu: “Ya olduğun gibi görün, ya göründüğün gibi ol!” Gayet isabetli ve gerekli bir irşad. Akla gelen bu ilk ve ana mana gayet doğru ve hakikatlı. İç ile dışın birliğini, uyumunu ve bütünleşmesini salık veriyor. Ne var ki her söz gibi mukayyet olarak doğru, mutlak olarak değil! Çünkü bu, olunan ile görünen hâlin iyi mi kötü mü olduğuyla ilgilidir. İyi olduğu halde kötü görünen veya kötü olduğu halde iyi görünenler vardır. İyi olduğu halde kötü görünenlere ‘olduğun gibi görün’ denir, kötü olduğu halde iyi görünenlere de ‘göündüğün gibi ol’ denir. “Kötü biri olduğu halde iyi görünen birisi”nin olduğu gibi kötü görünmesi, onu büsbütün kötülüğe teslim edecek, tam ifsat edecek ve elinden ıslah olma ve iyi insan olarak bilinme imkanını alacaktır. Yahut kötü göründüğü halde, aslında iyi olan birisine ‘göründüğün gibi kötü ol’ denilmesi de hikmet-i irşada ve ıslaha zıt olacaktır. Eğer kişinin “olduğu kötü, göründüğü iyi” ise, bu kişiye “olduğun kötü, o halde kötü görün” denilemez. Mevlana’nın sözü ancak böylesi takyitlerle mutlak doğruluğa ulaşabilir veya yakınlaşabilir.
Ben de şahsen edep ve nezaket sınırlarım dâhilinde kalarak, biraz da cehaletimden cesaret alarak, vicdanımdan yükseldiğini sandığım bir hakikat serzenişini ve hakkaniyet seslenişini kaydetmek mecburiyetinde kalıyorum, mahcubiyetle affımı talep ederek diyorum ki:
Bence insan bazen olduğu gibi görünmeli, bazen de göründüğü gibi olmalı. Hangisinde daha iyiyse, ona yanaşmalı, diğerinden uzaklaşmalı; iç-dış birliğine ulaşmaya çalışmalı.. ama bu dünya zâhir-bâtın dünyası, bu dünya kesret dünyası, hiçbir zaman mutlak manada tam birlik olamayacaktır; hep bir ‘ikilik’, hep bir farklılık bulunacaktır. İnsan, hiçbir zaman, olduğu kadar iyi ve olduğu kadar kötü görünemeyecektir. Çünkü insanın iyilik veya kötülük potansiyelinin yüzde yüz aktifleşip görünebileceği kadar zuhur etmesine dünya şartları elverişli değildir; ikisini de sınırlayan engeller vardır.
Eğer Mevlana’nın dediği üzere, bazılarımız itibariyle “olduğumuz gibi görünsek”, acaba içimiz dışımıza nasıl yansırdı? Nefis dünyamızdan dışa yansıyacak günah çöplüğü karşısında kaç kişi kalırdı acaba etrafımızda, onun ufûnetinden kaçmayan, bilemiyorum. ‘Ya da göründüğün gibi ol’, diyor. Yine bir kısmımız itibariyle şayet göründüğümüz gibi olsak, yani zahirde gözüktüğü şekliyle küfür hal ve ef’âlini hatırlatan bazı günahlar, içimizi de tamamen küfür zulmetiyle karartmış olsa, ne kadar iman kalırdı, ne ölçüde vicdan, öyle değil mi? Bizim ekserî halimiz, kalbi imanlı, kalıbı çamurlu bir kulun durumu. Mevlana “Ya göründüğün gibi ol, ya da olduğun gibi görün!” diyor. Mingayri haddin ben de:
“Ey insan! İyi olduğun hususta olduğun gibi görün, iyi göründüğün konuda da göründüğün gibi ol. Ne kadar iyi veya ne denli kötü görünürsen görün, olduğun kadarsın, göründüğün kadar değil. Olmak, asıl olandır. Sen olduğunsun, göründüğün değil. Olman gereken gibi ol ve olmaya çalış ki gönlün gibi görüntün de olsun ve olgunlaşsın.” diyorum, nâçizâne, âcizâne, fakîrâne, garîbâne, samimâne ve belki de riyâkârâne. Aksi takdirde görünen ile olunan arasındaki uçurum insana ikilem yaşatır; ikilemler arasında gel-git yaşayan kişiler de, bir gaflet ânına denk gelip uçuruma düşebilirler; veya ecel onlar gaflette iken gelebilir, o hâl-i nifak üzereyken emaneti alıp gidebilir.
[Ve buraya gelecekten geçmişe bir girdi yapalım: Olmak ile görünmek arasındaki fark, bâtın ile zâhir arasındaki farktır. İnsandan sâdır olan bütün fiiller gibi bu fark da yine Allah’a, iki yüce adına dayanmaktadır. Allah’ın ez-Zâhir ile el-Bâtın isimleri arasında olgusal ve görüntüsel farklar bulunabilir ve bu, biraz da bakan gözün zâhire mi, yoksa bâtına mı, ya da her ikisine birden mi bakabildiğiyle alakalıdır. Tek birine bakan, şüphesiz ki görünüşte bazı farklara ve hatta çelişki gibi görünen şeylere rastlayabilir. Bu tamamen bakan gözün istidadıyla alakalıdır.
Halbuki Allah’ın ez-Zâhir ismiyle el-Bâtın isminin hakikatte hiçbir farkı yoktur, sadece aynı hakikati sûrete/şehadete veya sîrete/bâtına yönelik farklı malzemelerle gösterme âyinedarlığı sözkonusudur. el-Bâtın iç mimar, ez-Zâhir dış mimardır ve birbirine uyumlu çalışırlar, eserleri de dıştan farklı olsa da içten eşleşirler. Bu iç-dış farkı Allah’ın ef’âlinde sûrî iken, insanın ef’âlinde ise sûrî olduğu kadar sîrî/hakikî de olabilir. Hakiki olduğunda ise, ikiye ayrılır; niyetli çelişki nifak (iki yüzlülük), niyetsiz çelişki ise fısk (haktan sapma) ismini alır. Niyeti iyi, ameli kötü insan, günahkârdır; ama eğer günaha berdevam olursa belki zamanla amelî nifaka da düşebilir.. amelî nifakta ısrar ederse, itidakî nifaka ve nihayet küfre düşme ihtimali de vardır. İnsan, sîretindeki güzelliği suretine ve fiillerine yansıttığı ve gösterebildiği ölçüde güzelleşir. -07 Eylül 2010 Salı, Libadiye / İstanbul-].
Olmak, evet, ama nasıl olmak? İçi-dışı bir olmak! “Sizden biri içiyle dışıyla tam Müslüman olursa, yaptığı herbir hayır en az on mislinden, yedi yüz misline kadar sevabıyla yazılır. İşlediği her bir günah da sadece misliyle yazılır. Bu hal, Allah’a kavuşuncaya kadar böyle devam eder.” [Buhari, İman 31; Müslim, İman 205] buyuran Cenab-ı Peygamber’in saçlarını ağartan Hud suresinin içimizi ağartacak olan âyet-i kerimesi, Kur’an’ın en ağır emr-i ilahîsi:
فَاسْتَقِمْ كَمَا أُمِرْتَ وَمَنْ تَابَ مَعَكَ وَلاَ تَطْغَوْا إِنَّهُ بِمَا تَعْمَلُونَ بَصِير
“Öyleyse sen de ey Resulüm, sana nasıl emredilmişse öyle dosdoğru hareket et, beraberinde olup tövbe edenler de dosdoğru olsunlar. Aşırıya gitmeyin. Çünkü O, yaptığınız her şeyi görmekte olup işlerinizin karşılığını da size verecektir.” [Hûd 11/112].
Olmak! Evet, ama nasıl olmak? Dosdoğru olmak!
فَلِذٰلِكَ فَادْعُۚ وَاسْتَقِمْ كَمَٓا اُمِرْتَۚ وَلَا تَتَّبِعْ اَهْوَٓاءَهُمْۚ
“İşte onun için sen (tevhide, birliğe) davet et ve emrolunduğun gibi dosdoğru ol! Sakın onların keyiflerine uyma!” [Şûrâ, 42/15]. Hevâya tâbiilik, tevhide (birliğe) zıt hareket etmektir; ikiliği ve iki yüzlülüğü netice verir. Özü bozar, sözü bozar, yüzü bozar. İç-dış birliği, tevhid sırrıdır ve tevhidin sırrı ise istikamettedir. Demek ki ne’ymiş: “Ya olduğun gibi görün, ya göründüğün gibi ol”, ya da olman gerektiği gibi ol, görünmen gerektiği gibi görün!
Selef-i sâlihînin büyüklerinden istikamet ehli Yahya b. Muaz ne demişti: ‘Biz üç şeyi kaybettik ve her geçen gün de kaybetmeye devam ediyoruz: Haramdan korunmakla (iffetle) beraber olan güzelyüzlülüğü, dine bağlılıkla (diyanetle) beraber güzel sözlülüğü, vefakârlıkla beraber olan güzel dostluğu/arkadaşlığı kaybettik. Artık (bu ikisine birden sahip olan) insanları pek görmüyoruz, ben de böylelerini çevremde nadiren görüyorum; onlar da hergün eksiliyorlar.” Bu sözü kaydeden İmam Gazalî, devamla “Ben bazı kitaplarda bu sözün Haris el-Muhasibî’den (ö.243/857) hikaye edildiğini de gördüm.” diye yazmıştır (Gazalî, İhyâ, c.2, s. 1635). Demek ki bu iki yüzlülüğü sorun eden, büyük bir ‘insanlık sorunu’ olarak gören ve çözümüne çalışan çok insan evladı çıkmış tarih boyunca. Kelama o sözle besmele çekmiştik, aynı minvâl üzere imrâr-ı kelam edelim:
Kur’an’ın emrettiği istikamet (dosdoğru olma) ahlakı, imana dayanır, imanın çekirdeği de sıdktır, doğruluktur; küfrün tohumu ise kizbdir, yalandır, yalancılıktır. İçi çirkin olanın dış güzelliği aldatan bir yalancılıktır, gözleri boyar, gönüller çeler; ve sonu çirkefliktir. Kişinin dinî hayatına mâl olmamış ve dindarlığına sirayet etmemiş şekilde sarfettiği güzel sözler, zahiren gönülleri avlayan ve kandıran boş lakırtılardır. Sıdk kökünden sadakat de o doğruluğun bir yansımasıdır, vefa ahlakıdır. Vefası olmayan dostluk, menfaat birlikteliğidir; işi bittiğinde, alacağını aldığında bırakır gider. Kaldı ki «Emaneti/güvenirliği olmayanın imanı, ahdine vefası olmayanın da dini yoktur.» (Ahmed b. Hanbel, el-Müsned, 12155); İbni Hibban, es-Sahih, 196). Din ise imana dayanır. Ve «Güzel ahit (sözünde iyi durmak), imandandır.» (Beyhakî, Şuabu’l-İman, 8536). O yüzdendir ki Hakiki «Mü’minler şartlarına (verdikleri sözlere) bağlıdırlar.» (İbni Ebi Şeybe, 21427).
Dostluk, yazılı olmayan kalbî bir sözleşmedir, ruhî bir antlaşmadır, manevî bir ahidleşmedir. Temelinde de dostuna gönülden sevgi ve tam inanma vardır. Hakiki inananlar, «söz verdiklerinde sözlerini yerine getirenlerdir.» (Bakara, 2/117). «Onlar emanet ve ahitlerine [sözlerine] riayet ederler.» (Mearic, 32). «Ey iman edenler, akitlerinize vefa gösterin.» (Maide 1). «Ahitleştiğiniz zaman Allah’ın ahdini yerine getirin.» (Nahl, 91). «Ahde vefa gösterin, sözünüzde durum; kuşkusuz (insanlar) ahitten sorulacaktır.» (İsra 34). «Hayır, kim ahdine vefa gösterir ve takvalı olursa, kuşku yok ki Allah muttakileri sever.» (Al-i İmran, 76). Ahde vefa Allah ahlakıdır. «Kim Allah’tan daha iyi sözünü tutabilir?» (Tevbe, 111). Ve Allah, kendisi adıyla söz verip de yerine getirmeyen kişiye kıyamet günü bizzat kendisi hasım olacaktır. (Buharî, es-Sahih, 2227).
«Bir topluluk ahdini bozduğunda, Allah onlara düşmanlarını musallat eder.» (Taberanî, 10992; Deylemî, Firdevs, 2978). Çağımızda dünya müslümanların yaşadıkları zilletin sebeplerinden birisi de bu olsa gerektir. Nitekim tarihte Yahudiler de ahitlerini bozdukları için lânetlenmişlerdir (Bkz. Mâide, 13). Kâfir ve münafıklar da yalan söyleyip ahde vefa göstermedikleri için kıyamete kadar kalplerine nifak sokulmuştur (Bkz. Tevbe, 77). Hangi dinden olursa olsun, «Allah, kıyamet günü her ğâdir (hain, vefasız kişi) için bir sancak dikecek ve ‘işte bu, falancanın gadridir (hıyaneti, kalleşliği, vefasızlığıdır)’ diye ilan edilecektir.» (Buharî, es-Sahîh, 6178; Müslim, es-Sahîh, 1735).
Sözün özü, özün sözü: İster Hâlık’la, isterse halkla hakikat özlü hak dostluklar kurabilmek ve ındallah hak dostolabilmek için, bâtındaki ve zâhirdeki güzellikleri eşleştirip, eşli de olsa çirkinlikleri ise önce eşsizleştirip sonra da yalnız kalan “kötü dul”u ait olduğu ademiyete geri göndererek.. tekvinî ve tenzilî âyetler çerçevesinde “olunması gerektiği gibi olmaya çalışmak” ve “olunan ile görünen” arasındaki farkları da fıtrî kuvvelerin desteğinde ciddi ve samimi gayretlerle âzâmî ölçüde asgarîye indirip, geriye kalan farklılıkları ise mahcûbiyet ve hasretin gözyaşlarıyla paklanmış “olma niyeti”ndeki dua kanatlarıyla kapatmak icap ediyor sanıyorum, inanıyorum, biliyorum, kanaat-i acizanemce, mingayri haddin…
Allah (cc) ve Rasulü ﷺ bütün işlerde, oluşlarda ve davranışlarda ‘özü, sözü, işi bir olma’yı, ‘içi-dışı uyumlu’ olmayı en yüksek insanî kıvam hâli olarak tarif ve tavsif etmişlerdir. Bu dinî kültürün söylettiği hikmetli sözlerden birisi, “Âyinesi işidir kişinin, lafına bakılmaz.” olmuştur. İşiyle örtüşmeyen söze söz değil, laf denir, lâf ü güzâf denir. Çünkü insanda bir özü olan kelama söz denir. İnsanda özü olmayan kelam sadece kuru bir laftan ibarettir. Ne yazık ki, bin asır önce olduğu gibi ve belki daha fazla bugün de sözler belki çok güzel, ama sözler söz değil, çünkü özleri yok, yani söyleyenlerde bir karşılığı yok; sözün dil var, ama dîli/kalbi yok. Güzel sözler kalpten değil, dilden çıkıyorlar ve o yüzden de kalbe ulaşmıyorlar; kulağın birinden girip öbüründen çıkıyorlar.
Hülâsa-i kelam, o kemâl şâhikasının hakikat güneşi, o gülüşünde güller açan Gül Nebi’nin ﷺ: “Allahım, sûretimi güzel yaptığın gibi, ahlâkımı (sîretimi) de güzelleştir.” (İbn Hanbel, Müsned, I/403) duasına tevessül ile dergâh-ı Cemîl-i Zülcemâle başvuruyoruz, bâb-ı Vâhid-i Ehad-i Ferd’e baş koyuyoruz, yüz sürüyoruz, özümüzü döküyoruz; sûret-sîret uyuşması, buluşması ve bir’leşmesi diliyoruz, dileniyoruz; o Habib-i Kibriyâ’nın adıyla, yâdıyla, hatırasıyla ve münacaatıyla hitam-ı misk ediyoruz.
Musa Hub
04 Eylül 2003 Perşembe
Tottenham / Londra / İngiltere